Harun'a Açık Mektup

Sevgili Harun,

Mesajlarına ancak geri dönebiliyorum. Umarım beni anlayışla karşılarsın. Bu arada müziğe devam sanırım, bir Rock grubu kurduğundan bahsetmişsin, tebrik ederim, umarım listelerde en tepelere kadar çıkarsınız.

Bana son mektubunda;

Bir derdim var, tutamam içimde, diye yazmışsın…

Klübe hoşgeldin, dert arıyorsan bil ki herkeste fazlasıyla var. İçimde tutamam diyorsun ama belli ki tutuyorsun işte, bana yazdığına göre hayatında bir şeylerin yolunda gitmediği kesin, dert içindeyken seni esir eder, bırak çıkar içinden, o senin esirin olsun...

Bak, benim babam hayat kurtarırken öldü, genç bir kadını denizde boğulmaktan kurtarırken... Takdir-i İlahi dedik. Bazen aklıma gelir keşke atlamasaydı suya derim, ama yine de içim rahat, çünkü biliyorum ki o kadın küçük çocuğu ve eşi ile mutlu mesut yaşıyor şimdi. Bu benim için bir teselli olur mu? Olur herhalde. Babam öleceğini bilse o suya yine atlardı... Bazen onun yerine o kadın ölseydi diye düşünmedim mi hiç sanıyorsun? Bir hayata karşılık bir başka hayat... Bir hayat kurtarmak için kendi hayatını feda edecek kadar kahraman bir babaya sahip olmak teselli ediyor beni şimdi.

Hayatta en sevdiğim şeydi denizi seyretmek. Şimdi arkamı dönüyorum...

Belki de derdini anlatacak gücü, takati bulamıyorsun içinde. Ama yapılabiliyormuş demek ki, tutmadım, paylaştım işte seninle... Şimdi ki derdim ne biliyor musun? O kadın yaşasın, o çocuk doğru ve düzgün bir şekilde yetişsin, büyüsün, beni anlıyor musun? Sen de bırak derdini çıksın dışarı, bir yerden başlamalısın değişmeye, anlamaya…

Hiç anlatamadım, hiç anlamadılar, demişsin…

Anlatamadığını anladım. Anlamaya gelince… Herkes seni anlamak zorunda değil ki. Kendini tam anlamıyla kendine anlatabildin mi ki, bir başkasının seni anlamasını bekliyorsun?

Olduğun gibi, net ve samimi bir şekilde İfade et kendini, herkes de artık,

Anladığı kadar…

Bazıları anlayacak, diğerleri yadsıyacak, kimin umurunda?

Sen kendini kendine layık gördüğünde, başkalarının ne anladığının, ne düşündüğünün ne önemi var?

Herkes neden düşman, demişsin…

Öyle, birçoğumuz, şarkılara, şiirlere, filmlere, kitaplara tutunuyoruz...

Zira insan, insana tutunamıyor artık…

Bu açık mektup da öyle biraz. Yazdıklarım sana dokunsun istiyorum ben, şarkılara tutunarak…

Sen zaten şarkılara tutunuyorsun, insana da dokunursun emin ol.

Unuttuk hepsini, Nuh'un nefesini, demişsin…

Unutmak değil ki bu, değişim sadece… yaşayan, büyüyen, gelişen, değişen ve ölen her şey gibi, bu yaşananlar da unutulacak bir gün. Ha şimdi, ha sonra ne fark eder? Hatırladıkların hep seninle birlikte olduktan sonra.

Gelme yanıma, sen başkasın, ben başka, demişsin…

Evet aynı değiliz, olmayalım da zaten, zıtlıklarımız arasındaki benzerliklerden keyif almayı bilelim yeter, en azından bizi birlikte tutanlardan. Ama olmuyor değil mi? Onca yıkım, dram ve trajedi ile dolu bir tarihimiz olmasına rağmen bundan hala ders almayan bir toplum düşün. Üzerine kurulmuş bir dünya düzeni de, türlü oyunlarla bizi hayatlarımızın her günü daha da şuursuzlaştırmak için çalışsın dursun...

Günlük hayatımızdaki örnekleri öyle çok ki; bir kaçını sayayım istersen…

Taraf tutma, karalama, dedikodu, iftira, çamur atma, hakaret, aşağılama, yaftalama, saptırma, abartma, aldatma, kandırma, sansürleme…

Doğru olmadığını bildigimiz şeylere kasten inanıyoruz artık. Sistem zihnimizi ele geçirdiğinde artık bir birey olarak değil, sistemin bir parçası olarak hareket ediyoruz. Başkalaşmamız ondan.

Bak bu son perde, oyun yok bundan sonra, demişsin…

Hayat başlı başına bir oyun, nerede o son perde…?

Tek yapabileceğin oyunda kalırken, zihnini sistemin sana oynadığı oyunlardan korumak.

Bu da, zihin oyunlarında ustalaşarak mümkün. Örneğin;

Aynı anda iki zıt inanışı da özümseyerek, ikisinin de içinde kendi doğruları olduğunu görerek:

  • Kıbrıs “Savaş”ının “Barış” harekatı olması gibi,

  • “Cehalet”in “Mutluluk” getirmesi gibi,

birbirine zıt olan şeyleri özümseyerek.

  • Sadece siyah ve beyaz değil, içindeki grinin 50 farklı tonunu görerek,

  • Kendi doğrularını bulana dek her zaman her yerde her şeyi irdeleyerek,

  • Vicdanını ve inanç sistemini geliştirecek şekilde sürekli okuyarak, öğrenerek,

Senin adaşın olan sevdiğim bir arkadaşım var, zihin oyunlarında ustadır, kitabını edin ve oku istersen, faydasını görebilirsin...

Bu yazdıklarımı dikkate almıyorsan, sistemin kurduğu bu oyunun içinde olan herhangi zıt görüşlü biri hakkındaki düşünceni değiştirmeye bile çabalamıyorsan, senin de üzülmeye hakkın yok o zaman.

Çünkü sen de ileride bir gün bir tarafı tuttuğunda, o taşı sopayı elinde bulabilirsin çünkü.

Işık yok, hiçbir şey yok, yok...demişsin…

Sen ışık derken aklıma karanlık geldi, hikaye bu ya;

Adamın biri kaybettiği anahtarını yanan sokak lambasının altında arıyormuş.

Anahtarını nerede kaybettiği sorulduğunda, karanlık bir köşede kaybettiğini itiraf etmiş.

Peki onu niye ışığın altında aradığını sorduklarında,

Adam “çünkü” demiş, “buradaki görünürlük çok daha iyi.”

Oklarını hep dışarı çevirenler sorunların nedenlerini hep dışarıda ararlar,

zira daha karmaşık olan içsel süreçler bizim için “karanlık köşedir”.

Oysa okları kendimize çevirdiğimizde acı veren bir olayın içinde bile her zaman bulabileceğin bir şey var, o da “hayata olan minnettarlık duygusu”.

Bütün hayatına uygulayabileceğin bir şey bu, eğer denemek istersen,

Başına gelmiş üzücü, acı verici hatta trajik bir olayı düşün. Ve onun içindeki hediyeyi görmeye çalış. Ama bunu hikayedeki adamın anahtarı aradığı gibi yapma.

Sana yine aynı örneği vereyim;

Babamın beklenmedik ve zamansız ölümü her ne kadar benim için çok büyük bir yıkım olduysa da, hayatımdaki bir çok başlangıcın sebebidir. (hayır, mirasa konmadım)

Bir şeyi görme şeklini değiştirerek en kötü olayın içinde bile kullanabileceğin bir hediye bulabilirsin.

Ve o hediyeyi bulduğunda, yıllardır taşıdığın o yükten kurtulup rahatlığa erişebilirsin.

Işığının parlamasına izin ver.

Işığını saklamak yerine dünyayla paylaşmaya cesaret et, ruhunun güzelliği görünsün, potansiyelinin gerçek somutlaşmış hali…

İster bir yazar ol, ister birinci sınıf bir aşçı, ister gelecek vadeden bir mühendis ol, ister dansçı, kendini geride tuttuğunda dünyaya hiçbir iyilik yapmış olmayacaksın. Işığını gizleme, iyi yaptığın şeyleri hatırla, bir liste yap, ne kadar basit, aptalca veya görünüşte önemsiz görünse de...

Daha sonra bu yeteneklerini günlük yaşamında nasıl olumlu bir şekilde kullanabileceğini kendine sor.

Doğduğunda sana bahşedilen bu yetenekler sana keyfi olarak verilmedi.

Yeteneklerini kucaklayıp başkalarıyla paylaştığında dünyaya ışıltını yayacağından emin olabilirsin.

Gitsem nereye kadar, kalsam neye yarar, demişsin…

Bu hikaye senin hikayen...

Ve o hikayenin, tüm dünyaya anlatmak istediği tek bir cümle olsaydı, bu sence ne olurdu?

Ben söyleyeyim;

SEN ÖNEMLİSİN.

Bu mektubun kendi gibi sonunu da açık bırakıyorum senin için…

Gitsen de, kalsan da, kendini bulduğun yerde, geri dönüp bu mektuba cevaben bana kendi hikayeni yazasın diye...

Sevgilerimle,

M.

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör